Henri Bergson’un şuur - sezgi kavramları üzerine bir deneme
Yazar:Eroğlu, Ayşe
Kategori:Genel
1Bölüm
{tr:Podcast_Duration}:00:23:07
Kategori:Genel

Henri Bergson’un Şuur ve Sezgi Felsefesi: Derinlemesine Bir Analiz ve Özet Henri Bergson, ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başlarında hakim olan pozitivist ve materyalist dünya görüşüne karşı felsefe tarihindeki en köklü ontolojik itirazlardan birini yükseltmiştir. Ayşe Eroğlu’nun çalışmasında titizlikle ele alındığı üzere Bergson, hayatın sırlarını yalnızca duyularda veya zekâda arayan dar kalıpları reddederek benliğin en mahrem katmanlarına inen yeni bir bilgi metodunun kapıların ı aralamıştır. Bergson’un Ecole Normale Superieure’den Nobel Edebiyat Ödülü’ne uzanan düşünsel serüveni, Şuurun Doğrudan Doğruya Verileri, Madde ve Bellek ve Yaratıcı Tekâmül gibi başyapıtlarla taçlanmıştır. Onun felsefesi, felsefe tarihinin statik hakikat arayışına bir başkaldırı olarak "yolda olmak" şeklinde tanımlanır. Bu yaklaşım, hakikati kavramların dondurulmuş dünyasından çıkarıp onu yaşayan, soluk alan ve her an yenilenen bir eylem haline getirmesi bakımından özgündür. Bergsoncu metodun bu devingen yapısı, sistemin temel yapı taşı olan şuur kavramına geçişte en önemli rehberdir ve pozitivizmin maddeye indirgediği insanı, kendi tinsel derinliğiyle yeniden buluşturur. Şuur kavramı Bergson felsefesinin merkezinde yer almasına rağmen, geleneksel bilimsel terminolojiyle tanımlanması en güç olgulardan biri olarak kabul edilir. Bergson’a göre şuur, biyolojik bir yan ürün veya beynin basit bir yansıması değil, aksine metafizik bir merkezdir. Filozof, şuuru bir dış kabuk ve bir de iç taraf olarak iki katmanda analiz eder. Dış kabuk, zekâ, mantık ve toplumsal hayatın pratik şartlarına göre şekillenen, maddeyle temas eden yüzeydir. İç taraf ise Bergson’un moifondamental olarak nitelendirdiği temel benliktir ve gerçek şuurun merkezi burasıdır. Şuur ile beyin arasındaki ilişkiyi açıklarken kullanılan telefon santrali benzetmesi, şuurun neden beyne indirgenemeyeceğini mükemmel bir şekilde ortaya koyar. Beyin, şuurun eyleme dökülmesi için kullanılan bir araç, adeta bir askıdaki palto gibi geçici bir taşıyıcıdır; ancak şuurun bizzat kendisi değildir. Şuurun öznellik, birlik ve niyetlilik gibi karakteristik özellikleri, insanı pasif bir nesne olmaktan çıkarıp kendi varlığını ve kozmosu idrak edebilen eşsiz bir süje haline getirir. Bu ontolojik statü, insanı nesneler dünyasından ayıran en temel farktır ve hayatın akışını hissedebilme yetisinin kaynağıdır. Şuurun dinamik işleyişini yansıtan şuur halleri, birbirine nüfuz eden bir melodinin notaları gibi bölünemez bir süreklilik arz eder. Bergson, bu hallerin niceliksel olarak ölçülemeyeceğini, bunların aslında niteliksel değişimler olduğunu savunarak ondokuzuncu yüzyılın psikofiziksel paralelizmini yıkar. Örneğin bir ışığın şiddetinin artması şuurda sayısal bir miktar artışı değil, niteliksel bir dönüşüm yaratır; ışık sadece daha "fazla" değil, daha "farklı" hissedilir. Duyum, haz ve heyecan gibi kavramlar, Bergsoncu perspektifte şuurun derinliklerinde sürekli tazelenen unsurlardır. Özellikle heyecan, sanatsal yaratıcılığın ve bilimsel keşiflerin arkasındaki itici güç olarak tanımlanır. Aktüel şuur, dış dünyadan gelen sonsuz sayıdaki uyaran arasından sadece kendisi için faydalı olanı seçerek kabul eder ve bu seçicilik, insanın hayatta kalmasını sağlayan evrimsel bir strateji olarak işlev görür. Şuurun bu içsel hallerinden dış dünyaya, mekân ve zaman algısına doğru ilerlendiğinde, Bergson felsefesinin kalbi olan süre kavramı ile karşılaşılır. Bergson felsefesinin mihenk taşı olan saf süre (durée) kavramı, matematiksel ve mekânlaşmış zamandan kesin bir şekilde ayrılmalıdır. Sosyal hayatın ve zekânın maddeyi kontrol etmek için kullandığı zaman, aslında mekân üzerine yansıtılmış, parçalara bölünmüş ve saatin kadranında ölçülebilen bir kurgudur. Oysa saf süre, bir melodinin akışındaki gibi bölünemez bir bütünlüktür. Bergson, bu durumu şekerli suyun erimesini beklemek örneği üzerinden açıklar. Şekerin erimesi için geçmesi gereken süre sadece zihinsel bir kurgu değil, hayatın bizzat tecrübe etmek zorunda olduğu ontolojik bir zorunluluktur. Bekleyiş, insanın sürenin ritmine katılmasıdır ve bu ritim matematiksel olarak hızlandırılamaz. Şuur, geçmişin hatıralarını şimdide biriktirerek bu akışı sürekli kılar. Bu sürekliliğin korunmasını sağlayan temel mekanizma ise bellektir. Bellek, geçmişi sadece saklayan bir depo değil, onu şimdiyle harmanlayarak geleceği inşa eden bir köprüdür. Bellek ve hatıra arasındaki ilişki, insanın özgürlüğünün temelini oluşturur. Bergson, otomat veya alışkanlık belleği ile asıl bellek arasında önemli bir ayrım yapar. Alışkanlık belleği vücudun mekanik hareketlerini ve rutinleri yönetirken, asıl bellek şuurun derinliklerinden gelen imaj ve hatıraları muhafaza eder. Özgürlük, somut benliğin şuur tarafından belirlenen eylemle olan oranıdır ve bu oran asla ölçülemez. İnsan hayatı boyunca her an özgür değildir; sadece kendi esas benliğiyle, geçmişinin tüm ağırlığını ve birikimini bir kararda topladığında gerçekten özgürleşir. Bu özgür eylem, benliğin üzerindeki tüm dış kabukları kırarak ortaya çıkan saf bir yaratımdır. Şuurun bu karmaşık yapısını çözümlemek için zekâ ve aklın sınırlarını iyi belirlemek gerekir; zira zekâ madde üzerinde hâkimiyet kurmak için tasarlanmışken, hayatın özünü kavramakta yetersiz kalabilir. Zekâ, Bergson’a göre maddeye şekil verme ve alet yapma yetisi olarak evrilmiştir. Bu haliyle zekâ, maddeyi ve mekânı parçalara ayırarak incelemeye yatkındır. Hayatı tıpkı bir film şeridi gibi donmuş kareler halinde algılayan zekâ, oluşun ve tekâmülün kendisini kavramada doğal bir yetersizliğe sahiptir. Zekâ her şeyi eski unsurlarla açıklama eğiliminde olduğu için yepyeni bir yaratımın, yani hayatın asıl fışkırışının önünde kör kalır. Pozitif ilimler alanında sağladığı muazzam başarıya rağmen zekâ, metafizik hakikate ulaşmak istediğinde kendi doğası gereği sınırlarına çarpar. Maddenin tahakkümü altındaki zekâ hayatı ancak statik parçalar olarak görür; oysa hayat kesintisiz bir akıştır. İşte zekânın bittiği ve hayatın akışının doğrudan hissedildiği noktada sezgi metodu devreye girer. Sezgi, zekâ ile içgüdünün sentezinden doğan, hakikate doğrudan ve aracısız bir şekilde ulaşmayı amaçlayan disiplinli bir felsefi yöntemdir. Sezgi metodu Bergsoncu felsefenin nihai zirvesini temsil eder ve sanılanın aksine bir mistisizm değil, zekânın sınırlarını aşarak şuurun kendi üzerine dönmesini sağlayan aktif bir kavrayıştır. Bergson sezgiyi akli, duyusal, metafizik ve mistik olmak üzere dört ana türde inceler. Akli sezgi kavramsal sınırları aşarken, duyusal sezgi dış dünyanın niteliğine nüfuz eder; metafizik ve mistik sezgi ise varlığın en derin özüyle temas kurar. Sezgi, analiz etmek yerine doğrudan öze nüfuz etmeyi sağlar; objeyi parçalamak yerine onunla özdeşleşir. Şuur, sezgi yoluyla kendi derinliklerindeki süreyi ve özgürlüğü fark eder. Tamamen maddeleşmiş ve makineleşmiş bir dünyada sezgi, insana kendi tinsel özünü hatırlatarak ideal bir hayata kapı aralar. Bergson’un bu yaklaşımı, pozitivizmin nesneleştirdiği insanı yeniden onurlandırır. Sonuç olarak Bergson felsefesi, hayat atılımı (élan vital) ve yaratıcı tekâmül fikirleriyle insanın durağan bir nesne değil, sürekli kendi geleceğini yaratan aktif bir güç olduğunu ilan eder. Ayşe Eroğlu’nun vurguladığı üzere bu felsefe, sadece teorik bir tartışma değil, aynı zamanda insanın kendini bilme eylemi olarak sezginin sağladığı bir güzelliktir. Maddeselliğe gömülmüş modern dünya için Bergson, metafiziğin yeniden keşfi ve ruhsal bir nefes alanı anlamına gelir. Hayat atılımı madde engeliyle karşılaşsa da, şuurun yaratıcı gücü sayesinde bu engeli aşar ve yeni formlar üretmeye devam eder. Bergson’un mirası, günümüzün makineleşmiş toplumu için bir uyarı ve aynı zamanda umut dolu bir perspektiftir; zira insan ancak süresini, belleğini ve sezgisini kucakladığında gerçekten yaşayan bir varlık haline gelir. ... Devamını Oku

Diğer Podcastler
Keşfetmeye hazır podcast serileri!
Her yerden erişin İster masaüstü ister mobil cihazınızla.
30.000’den fazla e-kitap Kurgu ve kurgu dışı binlerce içerik parmaklarınızın ucunda!
Sesli kitaplarOkuyamıyorum diye üzülmeyin; dinleyin!